Güzelim coğrafyamızda akrabadan öte yaşanan komşuluk ilişkileri, mahalle sohbetleri, bir vücudun azalarıymışcasına dorukta yaşanan muhabbet, tarihin tozlu raflarında yerini alırken uğradığımız bu müthiş bilinç kaybı; tek merkezden servis edilen ve hafızalarımızı topyekûn yok eden bir kültürsüzlük dalgasının işgal etmesi ile de zirveye ulaşmış durumda..

Sahip olduğumuz insanî değerler erozyona uğramaya yüz tutmuş, sınırsız bir dünyevileşme tüm benliğimizi esir almış; bireysellik, bencillik, çıkarcılık, çekememezlik ve tahammülsüzlük gibi olumsuz değerler ilişkilerimizde en ön sıradaki yerini almakta gecikmemiş; bütün bu beşeri zaaflar da toplumumuzda mutsuz, umutsuz, olumlu düşünemeyen ve paylaşamayan kişilerin sayısını artırarak yazık ki bugün hedefine ulaşmıştır.

Parkta yatan kimsesizler, sahillere vuran cesetler, açlıktan ölen ve soğuktan donarak can veren insanlar, toplumun büyük bir kesiminde başgösteren geçim sıkıntısı ve yetememe telaşı, arşa yükselen ağıtlar, yanan ve yakılan yürekler, gözleri sadece bir resim karesine mahkum bırakılmış bağrı yanık anneler de ulaşılan bu hedefteki en önemli resim kareleri olarak göze çarpıyor.

Bakın televizyonlarımıza ve lütfen birer kültür celladı kanallarımızdaki, dizilerimizdeki özendirici tabloları irdeleyin ! Kültürümüze, aile yapımıza, değerlerimize, kutsallarımıza ve toplumsal dinamiklerimizi yok etmek  adına sarfedilen eforun dışında başka ne görebiliyorsunuz? Bozuk bir Türkçe, yarım cümleler, güneş görmemiş küfürler,kocasını aldatan ve bunu gururla anlatan kadınlar, tüm kültürel değerlerin ayaklar altına serildiği evlilik programları, kendisi gibi düşünmeyenleri yok etmeye odaklanmış zihniyetlerin yakalandığı ‘tekfiriyet’ hastalığı, ölü yarıştıran bir zihniyet; renge, dile, dine, ırka bürünmüş bir zulüm tablosu.

‘İletişim’ çağının barometresi olarak addedilen sosyal medyaya bakın; haklı olma telaşı içinde "ayetleri" bile neshedecek kadar gözü kararmış ; Allah’ın affetme ihtimali sonsuz olan kullarının celladı kesilen ve onun “Rahman” sıfatına ortak olabilmek(!) adına kendi çıkarlarına ve “ego putlarına” tapma telaşında milyonlarca insan var. Yani amacı amaçsızlık olan koca bir güruh çarpmıyor mu gözünüze?

“İyi”ler tabi ki var ama yazık ki hep olduğu gibi ‘azınlık’ ve ne acıdır ki ‘pasif iyi’ olarak kalmayı tercih ediyorlar.

Düne, on yıl veya yüz yıl öncesine kadar çok daha rahat görünsek de, artık “insan” kavramının “insanlık” kriterlerinden ne kadar uzaklaştığının; çamurdan yaratılmışın ne kadar çamurlaştığının; insanın ne kadar yalnızlaştığının, mutsuz hayatların en yüksek perdeden haykırışlarının ve toplumun hemen her bir ferdini esir alan “boşluk” kavramının okunması için kahin olmaya gerek var mı?

İçinde yaşadığı koca kalabalığa rağmen yalnızlığın dipsiz kuyusuna terk edilmedi mi insan? Annenin babayla, babanın oğulla, annenin kızıyla konuşamadığı ; herkesin 120 m2 lik bir çatı altında dahi kendine ait bir dünya kurduğu ve “anlaşılamamaktan” şikayetçi olduğu bir tablo yok mu önümüzde?

Modern kentsel yaşamla birlikte apartman hayatının artışı, teknolojik aletlerin etkisi, post-modern anlayışın geliştirerek bireysel ve toplumsal yaşamın merkezine yerleştirdiği sanal âlemin etkisi ile oluşan yeni yaşam tarzı ; geçmişten, gelenekten, dini motiflerden gelen değerleri öteleyip toplumsal hayatın dışına itti maalesef. Yaklaşık iki buçuk asırdır, dindar kesimlerin; güç ve teknoloji üzerinde yükselen Batı Avrupa ve onların ortaya koyduğu modern değerler(!) karşısında yenilgi psikolojisi ile oluşan nisbetleşme duygusu ve yetersizlik kompleksi de buna eklenince değerlerin ötelenmesi ve yitirilmesi hızlandı.

Baş döndürücü hızla meydana gelen bu etkileşim bizler için ihtiyaçtan ziyade bir özenti halini aldı. Bu sayede de en çok tv programı izleyen, telefon kullanan, internet başında sabahlayan toplumlardan biri haline geldik rutin yaşantılarımız içinde bir “farkındalık” arama telaşı içinde ve kültür emperyalizminin ilmiğini kendi ellerimizle boynumuza geçirdik.

Bir tarla nemli olmazsa tohum yeşerir mi?” “Tabi ki hayır.” “E madem hayır; neden biz tarlamız nemliyken tohuma ve tohum atana kızıyor, onu lanetliyor; aklımız sıra vicdanlarımızı teselli ediyoruz ki? Dil ile lanet okumak ne değiştirecek diye sorayım size? Bizim tarlalarımız nemli ki adamların attıkları tohumlar anında yeşeriyor; çok kısa sürede de fitne ve fesat tarlalarına dönüşüyor.”

Bugün kağıda simit çizerek lanet okuduğumuz Amerika 1783 yılında imzalanan Paris anlaşması ile bağımsızlığını kazanmış doğru mu?” Evet... Biz ise 2018 deyiz. Yani 235 yıl önce bağımsızlığını ilan etmiş bir ülke, bugün dünya nüfusunun sadece yüzde altısına sahip olmasına rağmen dünya servetinin yarısına sahip. Dünya ekonomisinin yüzde otuz beşine sahip. Kendisinden sonra gelen en büyük dört ekonomi olan Japonya, Almanya, Fransa ve İngiltere’nin toplamından daha büyük bir ekonomik gücü var.

Dünyayı güç kullanarak yönetme anlayışı geçmişten bugüne değişmez bir olgudur. Bu sadece Amerika ya da batıya özgü bir olgu değil yani. Küreselci ve müdahaleci bir ideolojiye dönüşen yanı ile Amerika’nın da tercihi bu olmuştur. Evet, bu bir fanatizm ama gerçeğin ta kendisi. Kendi imajına uygun olarak güçlüyü oynamak ve gücü elinde tutmak için her türlü yol mübah anlayacağınız. Beğenilsin ya da beğenilmesin sahip olduğu güç ve bunun beraberinde getirdiği etki alanı onu dünyanın her karesine hükmedebilir hale getirmiştir.

Bakın bugün Afganistan, Pakistan, Libya, Lübnan, Irak, Mısır ve şimdi de Suriye. Kimdi bunlar? Onun politikalarını reddeden, işlediği suçlara karşı çıkan, kendi zenginliklerinin yağmalanmasına karşı çıkan ülkeler. Ne oldular? Terörist ilan edildiler. İnşaallah sıra bize gelmez. Zira manevi eğitimsizliklerin faturası her çağda savaş, kan, gözyaşı ve huzursuzluklar olarak ödetilmiştir toplumlara. Bugün de bu güce sahip biri karşısındakine “ya benimlesin ya karşımdasın” ikilemini vermektedir. Yani dostluk ya da düşmanlık değil sadece ‘çıkar’ esastır.

Bizler, aynı jenerasyonun çocukları sayılırız. Hatırlayın çocukluğunuzu. Bir güç imparatorluğu olarak uluslararası kamuoyu oluşturmada müthiş bir etkiye sahip Holywood dizilerinin ‘hayatımızdan aldığı renkleri’ bir daha geri vermesi mümkün mü sizce? Hangi biriniz çocukluğunuzdaki o rahmet, merhamet ve şefkat dolu günleri özlemiyorsunuz Allah aşkına? Sadece zengin evlerde bulunan siyah beyaz televizyonlar, mahallede biri vefat ettiği zaman kaç gün açılmazdı? Haddinize miydi ki öylesi bir ortamda müzik dinlemek? Neden? Çünkü koca mahalle bir vücudun azaları gibiydi. Bir ailenin fertleri gibiydi.

Bugün ne var önümüzde peki? Aynı binada oturduğu halde birbirini tanımayan; aynı otobüste seyahat ettiği, vücudu bile birbirine değdiği halde birbiriyle konuşmayan bir nesil. Bu kültürsel hezimete bir de her geçen gün artan teknolojik görsel erkleri de eklediniz mi ilkin içerden zaptedersiniz kaleleri.

20. yüzyılın başında; insanların boş zamanlarında ne okuyup, ne dinleyeceklerine kadar onları kontrol eden müzik,sinema ve edebiyatı endüstriye çevirip, “sanat trend”ler, “sanat sponsırlukları”, “çok satan” listeler yaratan bir kültür endüstrisi oluşturuldu. Tıpkı bugün bizim yaşadığımız gibi. Hangimiz bugün okuyacağı kitabı, dinleyeceği müziği o endüstrinin çarkları içinden seçmiyoruz? Yanisi biz suda pişen kurbağa gibi, uyutulması için morfin verilen hasta gibi zaten yavaş yavaş alıştık herşeye.

Ve dikkat edin. Az evvel saydığım tüm ülkelerin başındaki liderler bizzat onlar tarafından yetiştirilmiş, eğitilmiş kişiler. Açın bakın hepsinin hayat hikayelerine. Bir anda sahip oldukları hegamonyayı kaybetmek istemeyince de ‘terörist’ ilan edilerek biletleri kesildi.

Kısacası bugün Müslüman dünya kim ne derse desin emperyalizm bayrağı altında inim inim inlemekte ve siyonist şeytanlığın insanüstü zekasının faturasını ödemektedir.

İşin içine bir de inandığı dine dünya çıkarları uğruna yalan söyletmek de eklenince tablo tam bir bulaşıcı veba halini aldı ve yazık ki görüldüğü kadarıyla da uzun yıllar süreceğe benziyor. Çünkü herşeyden önce insanlar kendi kültürlerinden koparıldı. Kendi inançlarına yabancı bırakıldı. Akılsızlığının karşılığını “kader” olarak algılamaya başladı ve Allah da başına sünettullah gereği pislik yağdırdı, yağdırmaya da devam edecek.

Neden bugün tüm batı birleşmişken müslümanlar yaklaşık dörtyüz yıldır birbirini yiyor?Bakın kaçan da Allah diyor, kovalayan da. Ölen de Allah diyor, öldüren de. Sizce bu işte bir tuhaflık yok mu?

Sonuç; niteliksiz bir eğitimden geçmiş, düşünmesi ve aklını kullanma şansı elinden alınmış,özgüvensiz milyonlarca genç nüfus. Sadece tüketici olarak kapitalistlerin ihtiyaç duyduğu bir millet ! Ürettiği hiçbir şeyle tanınmayan, saygı duyulmayan bir kültür.

Çünkü müslüman ülkelere yapılan her saldırıda, altına imza konulan her anlaşmadan, piyasaya çıkarılan her filmde, çok satan her kitapta asıl amaç bu. “Bağımlı” ülkelerin ortaya çıkmasını sağlayarak onlar olmadan bir yaşamı cehenneme çevirmek.

Bugün ise bu dünyaya nerdeyse bin yıl hükmetmiş; geçmişten geleceğe, karanlıktan aydınlığa yürümesi gereken biz müslümanlar; kendi inancımıza, dinimize yalan söyleyerek, kendi geçmişimize ve maneviyatımıza, sahip olduğumuz zenginliklerimize sırtımızı dönerek karanlığa gömülmek için can atar hale geldik ama bu tabloya rağmen dilimizden “lanet okumalar”, beddualar” da düşmüyor. Tüm bu anlattıklarımdan yola çıkın ve elinizdeki parçaları birleştirin lütfen. Kim suçlu ?

Tüm bu tespitleri birleştirdiğimizde elimizdeki eğitim- öğretim tablosu da netleşiyor.

Kainatın döngüsü içinde toprak denince hepimizin anladığı mana akla geleceği gibi topraktan yaratılmış tenimizi de anımsayabiliriz sanırım. Toprak misali beşeriyetimize ekilen idrak tohumları da bu yönüyle baktığımızda göze göze kaynayan ilim suyuna muhtaç. Tabi ki topraktan, tohumdan,sudan ve ekinden anlayan bir bahçıvan da olmazsa olmazımız. Bu şekilde filizlenip göğe doğru akan ve dembedem ulviyet semasına yaklaşan ağaçlar zamanında ve yeterince sulanmazsa veya haşerattan arındırılmazsa kök salıp derinleşemez. Üstelik bir ağacın bakımı diğeriyle aynı olmadığı için her biri de kendine özel bir ilgi istiyor. Bunlar hiç yapılmaz ve eksik bırakılırsa da kök salamayan bu ağaçlar ya imtihan rüzgarlarıyla devrilip gider ya da cehaletin kuraklığında susuzluktan heder olurlar. Aynı şekilde işten anlayan ehil ellerde boy veren ve kökleri beşeriyet toprağına sarıldıkça müstakim hale gelebilen ağaçlar zamanı geldikçe meyve vermeye başlarlar. Nitekim kişinin yaptıklarının veya gerisinde bıraktığı izlerin tek tek yazılmasının ve kayıt altına alınmasının bir sebebi de sanırım ondan geriye kalan böylesi hikmet ve tebliğ meyveleri olsa gerek. Oysa sonraki nesillere manevi rızık vesileleri bırakabilen naim ve nasipli kullardan olmak kadar arkasında Ebu Cehiller bırakanlardan olmak tehlikesi de bakidir maazallah.

Özellikle yeni yetişen neslimizin hal ve ahvalini almış olduğumuz Olurlar ile ziyaret ettiğimiz okullarda 300.000 üzerinde öğrenci üzerinde değerlendirdiğimizde yukarıda arz ettiğim tespitlerin haklılığını bir kez daha ve üstelik yerinde müşahade etmiş olmanın farkındalığıyla eziliyorum ne yazık ki. Karamsar olmamakla birlikte geçmişe nazaran daha zeki, daha farkında, daha ileriye dönük genç bir neslin yanlış yönlendirildiğini görmek içimi acıtıyor.

Aramızda duvarlar var. Birbirimizi görmemek, anlamamak, duymamak için önyargılarımızdan, ön kabullerimizden, egolarımızdan, aidiyetlerimizden, zaaflarımızdan, ideolojilerimizden, anlama biçimlerimizden, yorum farklılıklarımızdan, ırkımızdan, cinsiyetimizden, kibrimizden, ezberlerimizden, statümüzden, şehrimizden, muhitimizden ve daha bilmem nelerimizin hepsinden birden duvarlar örmüşüz. İç içe geçmiş, birbirini bazen örten, sıklıkla tahkim eden ama hep sinsice saklayan milyonlarca görünmez duvarın ardından işitmeye çalışıyoruz birbirimizi ve görmeye ve anlamaya... Fakat ne mümkün! Herkes bir başkasının sağırı. Herkes kendisine benzemeyenin körü. Herkes kendisinin, kendim derken içini doldurduğu her şey kadar budalası. İnsanla insanın arasında bu duvarlar, insanlarla insanların arasında. Doğu’yla Batı’nın, zenginle fakirin, sağcıyla solcunun, kadınla erkeğin, yaşlıyla gencin, o şehirle bu şehrin, o partiye oy verenle bu partiye oy verenin, o takımı tutanla bu takımı tutanın, dini öyle anlayanla böyle yorumlayanın, o yazarı sevenle bu şairi sevenin, yürüyenle koşanın, oturanla ayakta duranın, kıyam edenle secde edenin arasında. Bu kahrolası duvarların başkasına bakan tarafları ne kadar sağlam ve kasvetli tuğlalarla örülmüşse bize bakan tarafı da o kadar ışıltılı ve narin aynalarla bezenmiş. Duvarın öbür yanını görmek ister gibi yapıyoruz ama elimiz saçlarımızda, gözümüz aynada. Duvarın ardındakini işitmek ister gibi yapıyoruz ama elimizde bir bez, aynanın lekeleriyle meşgulüz. Anlamak ister gibi yapıyoruz duvarın ardındakini ama aynadaki suretimizin sarhoşuyken ne mümkün. Duvarın öbür tarafı da bizden farklı değil üstelik. Orada da manzara aynı. Bilinmeyen bir zamanda bilinmeyen bir mekânda toplanmış ve bir anlaşmaya bilmeden imza atmış gibiyiz: Anlar gibi yapmanın adı anlamak olsun, dinler gibi yapmanın adı dinlemek, görür gibi yapmanın adı da görmek. Birlikte yaşamamız için lazım olan her şeye varmış gibi yapacağız; ortadan kalkmadan birbirimizi asla tanıyamayacağımız duvarlara da yokmuş gibi.

Kendimizden, ‘ben’imizden bir dünya yapmışız kendimize, istiyoruz ki her şey onun etrafında dönsün ve hatta zannediyoruz ki her şey onun etrafında dönüyor. Bizim doğrumuzdan başka bir doğru yok, bizim gördüğümüzden başka görmeye değer bir şey yok, bizim anladığımızdan başka anlaşılacak bir hakikat yok, bizim sevdiğimizden başka sevilmeyi hak edecek bir güzel yok, bizim sözümüzün ötesinde söylenebilecek bir söz yok, bilgimizin üstünde bilgi yok, yolumuzdan gayrı yol yok, derdimizden başka dert yok. Yok, yok, yok oğlu yok! Bu kadar anlamsız ‘yok’un arasında muhabbet nasıl ve niçin var olacak? O da yok. Muhabbet olmayınca, birlik beraberlik yok, anlayış yok, insaf yok, iyi niyet yok, tahammül yok, müsamaha yok, empati yok, af yok, tebessüm yok, bakmayın bir zeytin dalı etrafında milletmiş gibi yaptığımıza ortada millet yok! Bunca yoku ortadan kaldırmanın bir yolu yok mu? Var!

Herkes kendisine bir balta yapacak. Herkes kendisinin ihtiyacı olan her ne ise o şeyden bir balta yapacak. Tevazudan, had bilmekten, merhametten, ilimden, haysiyetten, insaftan, vakardan, sevgiden, cömertlikten, hemhâl olmaktan, gözyaşından, tebessümden... Baltalar bütün bunların hangisinden olursa olsun hepsinin sapı tek bir şeyden yapılacak: ‘Sen’ diyebilmek cevheri. Ben diye diye ördüğümüz duvarları, ‘sen’ diye diye yıkacağız elimizdeki baltalarla. Ayna parçaları üzerime sıçrar da oramı buramı keser mi endişesi ile değil; duvarın arkasındaki kardeşime aman bir zarar gelmesin hassasiyeti ile indireceğiz baltayı aynaların orta yerine. Ben derdiyle ördüğümüz duvarları sen uğrunda yıktığımız vakit ‘ben’imizi en saf aynadan daha berrak ve billur bir endam ile duvarın ardındaki kardeşimizin gözbebeklerinde seyredecek ve biz olmanın yolunun sen demekten geçtiğini hayretle fark edeceğiz. Duvarlar yıkılacak ve duvarın ardındaki kardeşimizin elinden yüzünden sızan kandan anlayacağız ellerimizin ve yüzümüzün kan revan içinde olduğunu. Elimizdeki balta o anda en onulmaz yarayı bir dokunuşta iyileştirebilecek efsunlu bir sargı bezinden daha şifalı bir ipek mendile dönüşecek. Kendimizi unutarak değil, kendimizi hatırımıza bile getirmeden karşımızdakinin yaralarını iyileştirmeye uğraşırken şaşkınlıkla göreceğiz ki elimizdeki şifa ipeğini kardeşimizin hangi yarasına dokundursak kendi vücudumuzun tam orasına denk düşen bir yara iyileşivermekte.

Sarılacağız birbirimize, yüzümüz bayram çocuklarının kalbine dönecek ve güneşi ilk kez göreceğiz, duvarların gölgesi düşmeden üzerimize. Çok mu zor? Hayal mi, imkânsız mı? Hayır! Mümkünü kolay ve gerçek kılan Allah’a andolsun ki hayır! Yaşadığımızdan, bildiğimizden, gördüğümüzden, ezberimizden, zanlarımızdan, zaaflarımızdan bir mevzi yapıyoruz kendimize ve eşyayı, insanı, fikri oradan seyredip var olanın bizim gördüğümüz gibi olduğunu ve ötesi gördüğümüzden ibaret olduğunu iddia ediyoruz. Böyle yapmakla hem mevzunun diğer cihetlerine kendimizi kör eyliyoruz hem de aynı tabloyu bir başka yerden seyredip farklı bir şey gören kimseleri bilmemekle, görmemekle, anlamamakla itham ediyoruz. Kadınla erkeğin, sağcıyla solcunun, zenginle fakirin, sekülerle dindarın, Sünni’yle Alevi’nin, Türk’le Kürt’ün, Doğu’yla Batı’nın, maziyle istikbalin, iktidarla muhalefetin, şairle yazarın, teknik direktörle hakemin kavgası hep bundan. Hâlbuki sesimizi duyuramamaktan şikâyet etmeyi terk edip bir başkasına gerçekten kulak kesilmenin zevkine bir erebilsek, anlatma ihtirasından kurtulup anlaşılmamaktan müşteki olmaktan vazgeçip anlama derdine bir düşebilsek, başkasının gözündeki çöple uğraşmayı bırakıp kendi gözümüzdeki dal budakla meşgul olabilme hassasiyetine bir erişebilsek mesele kalmayacak! Yanlış bir şeyler var. Bu yanlışa yokmuş gibi yapmaya devam edersek yanlışın bir parçası olacağız. Doğruyu söylemeden, doğruca eylemeden sadece yanlış var diye bağırırsak vicdanımızı sahte bir teselliyle avutacağız. “Birileri artık bu yanlışları düzeltmeli” deyip kenara çekilirsek yükü omuzlamanın külfetinden eleştirmenin kolaycılığına kaçmış olacağız. “Kendimi düzeltirsem yeryüzü bir yanlıştan kurtulacak” şuuru içinde emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak derdiyle yaşarsak, işte o zaman gerçekten bir şey yapmış olacağız. Karar vermeli bir an evvel; hep sürü mü olacağız, biraz politikacı mı, bir parça entelektüel mi, sadece insan mı? “İnsan olamadıktan sonra ne olsam ne olur” ve “insan olduktan sonra ne olmasam ne olur” idraki içinde baltayı omuzlayanlara da hep birlikte selama duracağız.

Bu saydığım değişimin gençlerimiz arasında yayılması olmazsa olmazımız olmalı artık.Zira bir bina yıkıldığında onu yeniden yapabilirsiniz. Birimiz sağlığıyla ilgili bir sorun yaşadığında onu kazanmak adına tedavi olabilir. Cebimizdeki paramızı kaybettiğimizde onu yeniden kazanabilme şansına sahibimiz. Ancak hiçbirimiz geçen zamanı geri getirebilme kudretine sahip değiliz. Bu yüzden de bugün eksik ve yanlış yetişen bir nesli tekrar bir eğitimden geçirmek başarılması çok güç hatta imkansızdır.

Hepimizin farkında olması gereken tek şey ülke tarihimizde hiç olmadığı kadar büyük yatırımlar yapılan eğitim öğretim dünyasının sahip olduğu fizik, donanım ve eğitim öğretim materyallerinin ortaya koyduğu altın çağ karşısında altın bir neslin nasıl ortaya çıkarılacağı. Her imkanın bir imtihan olduğu bilinci içerisinde her aile, her yönetici, her öğretmen, her öğrenci kısacası bu çarkın dönmesinde görev alan her birey elindeki emanetin hesabı altında ezilmeli ve yarınımızın teminatı olan gençlere bu şuur içerisinde verebileceklerinin en güzelini ve en mükemmelini verebilmek için var gücüyle çalışmalıdır. Zeka seviyesi, ilgisi, istidat ve yeteneği ne olursa olsun her bir gencimizi kucaklamak, frekansını yakalamak ve tüm şefkatimizle bağrımıza basmak zorundayız.Bu noktada da unutmamamız gereken en önemli şey; bizim sahip çıkamadığımıza başkaları sahip çıkmaktadır.

Batı,Yahudi politikalarına ortak olan Hıristiyan dünyanın bilgi ve bilgi teknolojilerini Müslüman âlimlerden haçlı seferleri sırasında ele geçirmesi sonucu büyük sanayi devrimini gerçekleştirdi. Bunu yaparken her bilgi kaynağını kendi buluşu gibi göstermesi ise Hıristiyan dünyanın bilgi ile “ahlak” kavramını nasıl yok edeceğinin adeta ilk mesajlarını oluşturuyordu.Batı, gerçekleştirdiği sanayi devrimi sonucu elde ettiği materyalist güç ile Asya ve Afrika’da, İslam ülkeleri üzerinde her türlü katliamları yapıp adına “demokratik yapılanma” diyecek kadar soytarılaşmıştı. Bu soytarılığa gücünü imanından değil süper güç dedikleri korkulardan alan İslam ülkelerinin yöneticilerinin de ortak olması, önü alınmaz bir vahşetin çığlıklarına sebep olmuştur. Tam da bu noktada insanlığın yeniden özlemini duyduğu, genlerindeki o ilkel ve en saf hali ile barış içinde birlikte yaşama tarihinin, yeniden dirilmesi gerekiyor. Ama nasıl?

Kan ve gözyaşının olmadığı, “barış” maskesi arkasında kan dökenin insanlığın hain soyu Siyonizm’in olduğu şuuruna varmak gerekir, ama nasıl? Elimizdeki en etkili tek aracımız eğitim, maalesef onu da dünyalık uzun emeller uğruna insan boyutundan nesne boyutuna indirgedik. İnsan makamına eğitimle yolculuk şart, ama nasıl?Eğitim yuvaları ve ebeveynler olarak çocuğun kalp ve ruh arasındaki kapıları kapatırken, bedensel ve zihinsel ihtiyaçlarının sürekli uyarılması sonucu nefsimizin vücut bulan putları olduğu gerçeğini nasıl reddedebiliriz?

Çocuklarımızın her dediğini emir telakki edercesine yapmak, ibadet zevki verir hale geldi nerdeyse. Elde etmesi gerektiği “kariyer” hedeflerini belirleyip hedefe uygun bilgileri öğretirken, kariyer ile karakterlenme şuurunu alt bilinçlerine hırsla, inatla yerleştirdiğimiz gerçeğini kim görmezden gelebilir?

Gerçek anlamda Avrupai bir esintinin hıçkırıklarında boğulmak üzereyiz. Bir yanda bilgi, bir yanda eğitimde taklit, diğer yanda kariyer ve kariyer sonucuna göre şekillenen karakter hâli ile oluşan bir toplum… Bilgi,  ahlâkı ölü doğum ile dünyaya getirirken, “Ölü de olsa ahlâk doğurdum.” diyecek kadar ahlâka muhtaç… Oysa ahlâk ile ilimlenme erdemine münhasır bir geçmişin günümüz görüntüsüyüz. Yitirdiğimiz bilginin kendisinden çok erdemine, hikmetine muhtacız. Bilgi deryasının ortasında şuursuz ve sorumsuzuz.

Günümüz eğitim ve bilgi dünyasının en komik çelişkisi öğrenim müfredatlarının bilgi ve ahlak arasında bağ yokmuş gibi düzenlenmiş olmasıdır. Oysa bilgi ahlaka muhtaçtır, kaynağını bilmek için; ahlak bilgiye muhtaçtır, hikmet makamına ermek için. Ahlak hikmet makamına erdiğinde halk için bir değer ifade eder. Hikmet makamına ulaşmadan halka ulaşan ahlak, riya başta olmak üzere her çelişkinin maskesi olarak kullanılır.Hakikatin merkezinde insan bilgi ile hareket etme erki kazanırken, ahlak ile bu hareketin yönünü tayin eder.  Hareket ve yön arasındaki istikamet isabeti ile oluşan hikmet, bilgi ve bildiği ile yaşama bütünlüğünü kapsar. Bilginin ahlakını elinden aldığımızda ortaya çıkan yaşantı Allah’ın rızası üzerine olmayacaktır.

Allah, Kuran-ı Kerim’de “Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan kimselerin durumu ne kötüdür! Allah zalimleri doğru yola eriştirmez.” (Cuma 5) buyurmaktadır. Allah, Yahudilerin bu ayetteki uyarılma sebebi olarak iman esaslarına uygun bir hayat yaşamadıkları; ama imanın esaslarını bildiklerini belirtmiştir. Belirtmekle kalmayıp bildikleri ile yaşamları arasındaki kurmadıkları bağı kitap taşıyan, ama kitabın içindekilerle kendisi arasında bağ kurma gücü olmayan “eşeğe” benzetmiştir.

Rabb’imizi bilmenin, bilgi üzerindeki etkisini nasıl hikmete dönüştüreceğimiz durum ise gözden kaçırdığımız bir diğer gerçektir. Rabb’ini bilmeyenin sahip olduğu davranış di-siplininin rızai bari üzere bir ahlak olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Okullarımızda ve yaşamın içinde bireyler olarak kaç kişi Rabb’ini bilen ahlaklı kullar olarak var olmaktayız?  İlim, Rabb’imizi bilmekle; ahlak, bildiğini Allah ‘ın razı olacağı hal üzere yaşamakla başlar; eğer günümüz yazılı, sözlü, görsel ve sosyal medya baskılarından kendimizi kurtarabilirsek…

Canımızla birlikte her an içimizi yakan temel gerçeğimiz; bilgi bizden artık bir “tık” kadar uzakta(!).  Sosyal medyada nefsimizi haklı çıkarmak adına anında bilgiye, ayete, hadise, ulaşıp tevil amaçlı mesajlar “çarpıştırıyoruz” karşılıklı. Ama ne kadarı sosyal medyadan uzaklaştığımızda sosyal benliğimize yön verecek kadar kalbimizde?Bizler sosyal medya mücahitliği yaparak birbirimizin kalbini kırıp vebal altına girerken toplum, bilgi kariyeri ile kibirli ve şöhretli bir hayat peşinde. Siyonizm, Suriye başta olmak üzere Arap baharının estiği bölgelerde kendine bağımlı yeni yönetimler oluşturma peşinde.

Evet, dünya serüvenine başlangıcından günümüze kadar geçen süreci göz önüne aldığımızda, dağınık ama birlikte olabilme özlemi ile dolu toplum kültüründen, birlik içinde ama birbirinden ayrı kalan bir toplum kültürüne geçtiğini görüyoruz.

Teknolojinin sınır tanımaz yükselişi ve önlenemez tüketim maddesi olarak kullanılmaya başlanması ile birlikte meydana gelen yarış, bireylerin bilgiye çok kolay ulaşmasını sağlayacak imkânlar oluşturdu. Artık bilgi, insanların elde ettiklerini göstermek için diploma mühründen kurtulup, kişilerin ihtiyaçlarına göre serbest dolaşım hakkını elde etti. Bu kadar baş döndürücü bir hızla ilerleyen bilgi, insanın yaşam kalitesini artıracak derken tam tersi oldu. İnsan, insanlığa muhtaç hale geldi. Kendi kendinin varlığına, özüne muhtaç bir insan… Dünyada kan gövdeyi götürüyor; insanlık seyrediyor. Kan ortasında kalan ülkeler dökülen kanlarının bedelini Allah ’a şikâyet etmek üzere ölümü büyük aşkla bekleyen çocukların ellerindeki yazılarda “Ölmek istiyorum çünkü biliyorum ki, Allah bana cennetinde yemek verecek.” yazıyor. İnsanlar şuuru boşaltılmış sürüler halinde yaşarken, her sabah kendilerini nereye götürdüğünü bilmedikleri bir zaman dehlizine direnmeden sorgulamadan bırakıveriyorlar. İnsan düşünmeden beri kaldıkça, gördüğü gerçeklerle yüzleşmekten korktukça, yaşam standardı nesne makamından insan makamına geçemiyor.

Bilginin gıdası olan ahlakı bilgiyle beraber vermeyince bilgiyi bilen; ama ahlakı bilmeyen bir nesil çıktı karşımıza. Kendi ümmetine ve insanlığa öğrendiği bilgi ile zulüm eden bir nesil Siyonizm’i tatile gönderir. Siyonist ahlaksızlıkla mücadelenin temel ilkelerini öğreneceğimiz temel kaynak, kutsal kitabımız iken biz kutsal kitabımızı bile anlaşılmaz zannederek uzaklaştık. Hangi ayeti davranışımıza aktaramayacak kadar anlamadık? Anlaşılır olarak indirilen Kuran’ı ise neden davranışımızla ahlak olarak yaşamadık? “Biz Kur’an’ı senin dilinle kolay anlaşılır kıldık ki günahtan sakınanları onunla müjdeleyesin ve inatla direnenleri de onunla uyarasın!” (Meryem 97) Anlaşılır Kuran’ı nasıl da anlaşılmaz olarak inandırıp hem kendimizi hem bize tabi olanları kandırdık! Sonra da haykırdık: Ben neden mutsuzum?

Günümüz insanının en temel sorunlarından bir diğeri ise, mutlu olmak için bolluğu bulmasına rağmen, huzursuzluğun bolluk içinde katlanarak artmasıdır. Oysa Rabb’imiz  “Biz, Kur’an’ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.” (Taha 2-3 ) buyurmuştur.Kuran, irademizin dışında kaldıkça bir güruh ortaya çıktı. Önü kesilemez coşkun akan bir sel gibi her geçen gün sayıları çoğalmakta. Okullarımız zeki çocuk gösteri salonlarına, televizyonlarımız şehveti körüklenmiş evlilik programlarına, yuvalarımız nefsine esir olmuş irade hapishanelerine döndü. Kimse içinde bulunduğu durumdan şikâyetçi değil. Değişimin temel şartı değişimin gerekliliğini oluşturacak sancıyı hissetmektir. Acısını duymayacak kadar uyuşturulan bir toplumun değişmesi ne kadar mümkündür? Toplum sağlık bilgisine gösterdiği duyarlılığı, en iyi öğretmeni bulmak için gösterdiği duyarlılığı, dizi film izlemek için gösterdiği duyarlılığı, Ahlak Bilgisi içinde göstermeye başladığında, ömrünün geçmiş zamanının ne kadar insani özelliklerden geri kalarak yaşamış olduğunu fark edecektir. Unutmayalım ki bilginin faydalısı önce kariyere ulaştıran değil, önce insanlığın zirvesine ulaştırandır.

Eğitim sistemi; maalesef memleketimize ve milletimize saadet getirmemiştir. Bunun en büyük delili toplumun içinde bulunduğu manevi buhran ve sosyal çözülmedir. Milletimiz hızla öz değerlerinden ve ruh kökünden uzaklaşmaktadır. Yaşadığımız terör hadiseleri, cinayetler, taciz ve tecavüzler, hırsızlık ve yasadışı hadiselere karışanlar, uygulamada olan eğitim anlayışının bir sonucudur. Tüm bunları eğitim zayiatı olarak nitelemek mümkün değildir.

Kırmızı ışıkta geçen araç sürücüsünün, çok kazanma hırsına yaptığı inşaattan demir ve çimento çalabilen müteahhidin, mal satabilmek için türlü yeminler ve yalanlar üretebilen esnafın, çay içmek isteyen müşterilerine boya katarak çayını renklendiren çaycının, sokak ortasında kalabalıklar içerisinde dahi ağzının dolusu cadde ortasına tükürebilen insanların, yapılan maçlarda şike iddialarına bulaşan futbolcu ve hakemlerin, reyting uğruna insan onurunu hiçe sayarak yalan haber yapabilen gazetecilerin, müşterisinden daha fazla para almak için kısa yol yerine uzun yolu tercih eden taksicinin, organik olmadığı halde insanların doğallık duygularını suistimal ederek piyasanın üç katı fiyatına domates satabilen pazarcı ve manavın, kadavradaki altın dişi sökerek rant elde etmeyi düşünebilecek kadar ruhsuzlaşmış mezar hırsızlarının, ebeveynlerinin servetine konabilmek için gözünü kırpmadan onları kesebilen çocukların olduğu bir toplumda, insan olarak vicdanımızı yaralayan her olumsuz davranışın temelinde değerler eğitimi eksikliğini görürüz. Bir ağacın köklerinin toprakla bağlarının kesilmesi o ağacı nasıl kütükleştirirse; insanın değerlerden koparılması onu mahluklaştırır.  Toplumların değerlerden koparılması ise o toplumları yığın veya kitle haline getirir. En büyük yanlışımız ise ailede başlaması gereken değerler eğitimini sadece başka kurumlardan bekliyor olmamızdır.

Beşikten mezara kadar süren değerler eğitimimizi terk etmemiz; önce insanımızı sonra da toplumumuzu değersizleştirdi. Ninnilerle, masallarla başlayan ve kahramanlık destanlarıyla şahlanan natürel denebilecek kadar doğal değerler eğitimimizi yitirdik. Yitirdiğimiz her değer bizleri hem yozlaştırdı hem de çaresizleştirdi. Kaybettiğimiz değerlerin yerine yenisini ya koyamadık ya da onun yerine ikame edilmeye çalışılan yeni değerler bizleri mutlu etmedi. Neticede birçok konuda şikayet eder; ancak çözüm üretemez hale geldik. Çünkü;Sabrın ve şükrün  yerini, acelecilik ve isyankarlık,Yunus’un insan sevgisinin yerini hümanizm, Celalettin-i Rumi’nin hoş görüsünün yerini, tahammülsüzlük, Hacıbektaş-ı Velinin  “Edeb”inin yerini, çağdaşlık maskeli hayasızlık,Leyla’nın ve Mecnun’un aşkının yerini, cinsellik,Hz. Ömer’in adaletli devlet anlayışının yerini, sömürgecilik,Ahilik kültürünün yerini, köşe dönmecilik ve aldatma,Vatanseverliğin yerini, derin ve gizli ilişkiler,Ebu Zer (r.a) kanaatkarlığının yerini, Kapitalist aç gözlülük,“Ben siftah yaptım, komşudan al” diyebilecek kadar komşu hukukuna riayet eden diğer gamlıkla bezenmiş esnaflık anlayışının yerini, “Rabbena hep bana”ya dönüşen bencillik, Haklının güçlü olduğu adalet anlayışının yerini, güçlünün haklı olarak kabul gördüğü  zulüm yandaşlığı,Hz Ali’nin, insanlara saygıyı “ ya dinde kardeş ya da yaratılışta  eş gören” anlayışının yerini, menfaatte paydaşlığı,velhasılı kelam; dün, bizi onurlu, üstün ve dünyanın gıpta ettiği insanlar konumuna taşıyan değerlerimizi yeniden kuşanmak zorundayız.

Milli ve manevi değerler diye genelleştirilmiş değerlerimizi, kınayanın kınamasından çekinmeden; çağdaşlık maskeli baskılara aldırmadan sahiplenmemiz özlediğimiz insan modeline ulaşmamızda yegane yol gözüküyor.