ÇOK YAKINDA

RAFLARDA

Allah’ın mümin kulları için en önemli farz İslam’ı tebliğ etmektir. Kişi namaz kılabilir, oruç tutabilir, zekat verebilir, arkadaş ortamlarında Allah’ı anabilir, Kur’an okuyabilir. Ancak diğer insanların da Allah’ı tanıması, sevmesi, O’ndan sakınarak yaşaması için çaba sarf etmiyorsa ve İslam’a karşı olan felsefe ve akımlarla mücadele etmiyorsa, en büyük ibadetlerden biri olan tebliği yerine getirmemiş olur.

Müminler için tüm ayetler, istisnasız yerine getirilmesi gereken kesin emirlerdir. Tebliğ ibadetinin nasıl yapılacağı konusundaki yöntemler de Kur’an’daki kıssalarda açıkça anlatılmıştır. Kur’anda geçen Nebilerin hayatına baktığımızda ırk, dil, din, cinsiyet ayırmaksızın herkese tebliğ yaptıklarını görürüz. Bir kısım insan kitap ehline, dinsizlere ya da kadınlara tebliğ yapılmaz der. Ancak savundukları bu konu, dinleri konusunda kendi gevşekliklerine bir kılıf uydurmaktan başka bir şey değildir. Çünkü tüm nebiler İslam’ı yaymak için kitap ehline de firavun gibi azılı birine de Sebe Melike’si Belkıs gibi bir bayana da tebliğ yapmışlardır.

Allah Nur Suresi 55. ayette, İslam’ı dünyaya hâkim edeceğini müjdelemiştir. Şu ana kadar İslam tüm dünyaya hâkim olmadığına göre, içinde olduğumuz ahir zamanda bu müjde İnşaAllah gerçekleşecek demektir. (Allah en doğrusunu bilir) Herkes evinde oturup sadece namaz kılar, yılda bir ay oruç tutar, arada da fakir doyurup geri kalan zamanını tv karşısında, hafta sonları piknikte, yazın tatilde geçirirse bu, kişinin kendi nefsine yaptığı büyük bir zulüm olur.

Ortalama 60-70 yıl süren yaşamımızın yarısının uykuda, büyük bir kısmının da yıkanmak, tuvalete gitmek, yemek yemek gibi eksikliklerimizi gidermek için geçtiğini düşünürsek, geriye Allah’ı razı edebileceğimiz 4-5 yıl gibi kısa bir zaman kaldığını görürüz. Bu 4-5 yıllık süreyi de içinde hiç Allah rızası barındırmayan, sadece nefsi tatmin etmeye yönelik keyfi eylemlerle geçiriyorsa insan, kendini güzel iş yapmakta sanırken, yapıp ettiklerinin de boşa gittiğini fark edemeyebilir.

“Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar.”(Kehf Suresi, 104)

Allah’a inandığını söyleyen pek çok insana rastlarız her gün. Ancak inandığı Rab’binin dininden ve Kitabı olan Kur’an’dan habersizdir çoğu ki yakın geçmişte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptırmış olduğu bir ankette ülkede İslam ve Müslümanlık iddiasında olan % 98 lik bir kesimin % 92 sinin bir kez dahi Kur’an meali açıp okumamış olması bu tezimizi doğrulamaktadır.  

Hapishaneler “Allah’a inanıyorum” diyen hırsızlar, katiller, tecavüzcülerle doludur. Bu kişilerin çoğu yüzeysel bir bakışla dine bakarlar. Dilleri Allah’ın varlığına inandığını söylerken kalpleri bunu tasdik etmez. Zira söyledikleri ile eylemleri çatışma halindedir. Allah’ın büyüklüğünü, gücünü, ölüm ve ahireti kavrayamadıkları ve üzerinde düşünmedikleri için kolaylıkla kötülüklere bulaşabilirler.

Kim ne derse desin çevremizde bulunan bu kişilerin işlediği her suçtan bir anlamda bizler de sorumlu oluruz. En büyük ibadetlerden olan tebliği yerine getirmiş olsak, Allah’ın büyüklüğünün kavranmasına vesile olacak olan iman hakikatlerini, Kur’an mucizelerini gece gündüz her ortamda anlatsak, insanları güzel ahlaka teşvik etsek elbette artan bu vahşet haberleri de zamanla yok olup gidecektir.

Kur’an’ın geneline baktığınızda aynı konuların çok kere tekrar edildiğini görürsünüz. Zira İslam’ı tebliğde tekrar ve telkin çok önemlidir. Bir konu farklı şekillerde defalarca anlatılabilir. İnsanların şuuru şeytani sistemin telkinleri ile o kadar kapanmıştır ki; bu kirliliğin açılması zaman alabilir.

‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ mantığı şeytanın telkinlerinden biridir. Bu zihniyette olan insan evinde çoluğu çocuğu ile rahatsa, ticari işleri de yolunda ise, rahatını kaçıracak konulara girmek istemez. Mesela İslam’ı gece gündüz tebliğ etmesi, ihtiyacından arta kalan malının tümünü Allah’ın dinini yaymak için kullanması, Rab’binin nimetini durmaksızın anlatması gerektiği emredilen ayetler hatırlatıldığında nedense duymazdan gelir. Çünkü bu ayetleri yerine getirecek olursa, nefsinin isteklerine engel olması gerekecek, bu da ona zor gelecektir.

Ama aynı kişiler, evde pijama mücahitliği yaparken, İslam’ı gece gündüz tebliğ eden, hayatını Allah’a adamış, bu uğurda nefsinin tüm istek ve tutkularını arkada bırakmış, maddi manevi tüm imkanları ile küfre karşı dünya çapında mücadele veren insanlara dil uzatmayı da en büyük ibadet sayarlar. Hapishaneler dolup taşmış, İslam ülkeleri küfrün zulmüne uğruyormuş, medya şeytanın elinde oyuncak olmuş umurlarında bile olmaz. Böyle müşrik ve münafık karakterlerinin de ifşa edilmesi ve Kur’an’la bu kişilere karşı mücadele verilmesi, onların da Kur’an’a davet edilmesi çok acil ve önemli bir konudur. Çünkü iman etmemiş insanların çoğu Kur’an ahlakından uzak, hurafeleri din diye yaşayan ve kendisini dindar zanneden yobaz güruhun yaşadığını İslam zannederek dinden uzaklaşmışlardır.

İslam’ın kolaylık dini olduğu, sevgi ve barışı esas aldığı, temizliği, kaliteyi, görgü, bilgi ve bilimi emrettiği her ortamda anlatılmalı ve gösterilmelidir. İnsanları terslemek yerine sözün en güzel olanı ile hitap edilmelidir. Ayette Rab’bimizin bildirdiği üzere tebliğ yapılan kişiye nefsine yönelik güzel ve etkileyici sözler söylenmelidir.

Tebliğ yapan kişi ayaklı Kur’an gibi olmalıdır. Her tavrı, eylemi veya sözü ile güzel ahlakı insanlara tebliğ etmelidir. Bunu üç kişi yapar, derken beş olur, derken on… Bir de bakarsınız ki Kur’an ahlakı tüm dünyaya yayılmış.

Sizlerin bu şerefli ibadeti yapmak için engeliniz nedir? Unutmayın, engel olarak sunacağınız her şey, şeytanın dosdoğru yolunuza kurduğu tuzaklardan başka bir şey değil. İster şeytanın eğri yolunu tercih edersiniz, isterseniz de Allah’ın dosdoğru yolunu. Ama bilin ki bir orda iki burada olmaz. Ecir fırsatlarının bol olduğu bu muhteşem dönemde ister üçlü koltuğunuzda uzanıp dizileri izlerken uyuyun, ister İslam’ı tebliğ edip uyanın ve uyandırın.

Bu duygu ve düşüncelerle İslam Akaidinin en önemli unsuru olan ve Kur’an-ı Mübin’de en önemli konu olan Tevhid ve Şirk konularını tüm yönleriyle ele almaya gayret ettiğim bu çalışmada görülecektir ki bir insan getirmiş olduğu KELİME-İ ŞEHADET ile aslında bu dinin tüm rükünlerinin altını imzalamış olmakta ve kendisine tedvin edilen tüm konulara gözleriyle ve kulaklarıyla şahit olduğu andan itibaren bu atmış olduğu imzanın gereğini yerine getirmekle mükellef olmaktadır. Zira tüm yazı ve paylaşımlarımda da arz ettiğim gibi iman kavramı bir iddiadır ve her iddia ispat ile mükelleftir.

Bu çalışmanın Kur’an-ı Mübin’in ışığı altında ve Kur’an gözlüğü ile okunması okuyucularımdan en önemli ricamdır. Kitabın içinde beşeriyet sıfatımızdan kaynaklı tüm hata, kusur ve yanlışlar şahsıma aittir. Zira kusursuzluk ancak ve ancak Allah’a aittir. Gayret bizden Tevfik ise Rabbimizdendir. Faydalı olması dua ve temennisi ile…