Değerli okuyucu kardeşim;

Elinizdeki çalışma ilk etapta sadece “tek cilt” olarak tasarlanan, ancak konuya ilişkin yazılı ve görsel kaynaklar tarandıkça -yaklaşık on yedi yıllık birikimin de eklenmesiyle- aslında konunun ne kadar girift ve çok yönlü bir konu olduğunun farkındalığını yakaladığım, bu iştiyakla da dört cilde sığdırmaya çalıştığım bir çalışma.

“İslam’ın Kanadığı Mekan” sloganı üzerinden yayınlamış olduğum ve büyük ilgi toplayan çalışmanın ilk cildinde özellikle “İslam kanar mı?”, “Allah dinin kanamasına müsaade eder mi?”türünden, din kavramını her unsur ve boyutuyla donuk, durağan ve değişmez bir yapı olarak kabul eden, tümüyle gelenekçi algı üzerine bina edilmiş eleştiriler; “şerrin içinde hayrı ikram ederek” aslında çıkmış olduğum bu zorlu, yorucu, hüzünlü sürecin ne kadar doğru bir başlangıç olduğu gerçeğini de kavramama neden oldu.

Çünkü, üzerinizdeki taraftarlık gömleğini çıkararak konuya ilişkin ele aldığınız her araştırma, okuduğunuz her kitap, izlediğiniz her görsel ve bunun topluma olan yansımalarını irdeledikçe Kerbela gibi müessif bir olayın sadece hafızalarda yer eden dört beş saatlik trajik bir sahne olmadığı, konunun mutlak surette dönemin siyasi, ideolojik, coğrafi özellikleri ile birlikte ama mutlaka öncesi ve sonrasıyla birlikte ele alınması gerektiği, en önemlisi de Hz Osman(r.a) dönemiyle başlayan fitnesel kargaşanın Kerbela ile birlikte doruk noktaya ulaştığını ve yazık ki bugünkü İslami algının temelinin Kerbela ile atıldığı gerçeğini gözler önüne seriyor.

Kelime anlamı “barış”, asıl gayesi yeryüzünde barışı, huzuru , adaleti sağlamak olan ve hayatın atardamarlarında atması gerekirken; tapınaklara, belli zaman dilimlerine veya ruhsuz ritüellere hapsedilen İslam’ın, bugünkü yaşantımızda dinin doğuşunda ortaya konan ilke ve ülkülerden çok uzakta olması da, yazık ki bu tezi doğruluyor. Bu durum da, “neden” sorusunun cevabına ulaşmak için, sizi “nasıl” sorusuna yönlendiriyor.

Yani günümüzde var olan inanç ayrılıklarını, bunun nedenlerini , oluşum sürecini, bu işin başlangıcında yer almış Kerbela sürecini doğru bir şekilde öğrenmek; milyon parçaya ayrılmış İslam Ümmeti’nin içine çöreklenmiş mezhepsel ayrılıkları, kültürel farklılıkların doğru anlaşılabilmesini, ve Kerbela Sürecinde başrol oynayan Hüseynî ve Yezidî kimliklerin yüklendiği rolleri, doğru bir şekilde algılamanızı sağlıyor.

Tarih sahnesine çıktığından beri İslâmiyet; en büyük muhalefeti; kabilecilik, aşiret mantığı ve birtakım sahte ilahlara ibadeti öne çıkaran yanlış inanç, zihniyet ve törelerden görmüştür. Yazık ki taraftarlık, aşiret ve kabilecilik zihniyeti, mezhepçilik, dini veya ideolojik fanatizm üzerinden yürütülen iktidar mücadelesi; bugün de İslam dünyasının inanç, ahlak, bilgi ve hukuktan hareketle ileri adımlar atmasının önünde, aşılması gerekli en büyük engeli oluşturmaktadır.

Bu tespitten hareketle şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, yüzyıllardır yüreklere çöreklenen, halen kanayan ve toplumsal bağlamda “ötekileştirme” adına bir rol giydirilen Kerbela yarasının, öncesinde yaşananları objektif bir gözle okumak; onu salt bir ‘acı tablosu’ olarak görmek isteyenlerin de ufkunu açacak, böylelikle orda yaşananların neredeyse aynısının günümüzde de yaşandığı gerçeği akıllara durgunluk verecek bir şekilde içselleştirilecektir.

Çünkü, İslam tarihinin kara sayfalarından biri olan, Hz. Peygamber(sav)’in sevgili torunu Hz. Hüseyin (r.a) ve aile üyeleri ile, etrafında yer alan sahabe ve tabiînden birçok kişinin (kimi rivayetlere göre yetmiş iki, kimi rivayetlere göre yetmiş dört, kimi rivayetlere göre ise yetmiş altı) şehit edildiği bir mekânın ismi olan Kerbelâ hadisesinde, Hz Hüseyin (r.a)’in Hz Peygamber(sav)’in torunu oluşu; yani sahip olduğu dini nüfuz, olayın dini açıdan algılanıp yorumlanmasına, hatta İslamiyet’te meydana gelecek inanç farklılıklarının oluşmasında büyük oranda rol oynamıştır. Hz Peygamber(sav)’in vefatının üzerinden çok uzun süre geçmeden meydana gelen bu hadise ile, dinin ortaya koyduğu asıl gerçeklikler derin bir yara almış ve bu trajedi ile bölünme başgöstermiş; farklı mezhep ve anlayışlar bu olaydan sonra hayat bulmuştur.

“Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik”( Enbiya 107) muştusuna mazhar bir elçinin tebliğ ettiği dinin mensubu olduğunu iddia edenlerin, ortaya koydukları bu akıl tutulmasının; İslam’ın bağrında açtığı ve yüzyıllardır kabuk bağlamayan yarası bir tarafa; bence en önemlisi bu muştunun muhatabı olan elçinin soyunun yok edilmesine müsaade eden ilahi kudretin vermeye çalıştığı mesajın düzgün okunamamasından kaynaklı varolan ve kıyamete kadar devam edecek hak ile batıl savaşındaki ‘tarafgirlik vebasının’ ortaya koyduğu tahrifattır. Bu yüzden de konuyu derinlemesine araştıran biri olarak olayı salt bir trajik sahne olarak algılamak yerine; vermeye çalıştığı çağlar üstü mesajın iyi tespit edilmesi ve bu tespitin objektif bir bakış açısıyla çağa monte edilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Üzülerek belirtmeliyim ki, bizi bugünkü İslami kimliğin zeminine götüren bu trajedide, ortaya konulan eserlerin tamamında Hz Hüseyin(r.a)’in bir mazlum olarak gösterilmesi ortak payda olsa da bir çok kaynakta da yazık ki Hz Hüseyin(r.a); çok acımasız eleştirilere maruz kalmakta; Medine’den ayrılışına “iktidarı ele geçirme girişimi” olarak bakılmakta;  Yezid’e biat etmeyi reddetmesi “siyasal bir hizip, ayrışma niyetinin ilk adımı” olarak görülmekte ve en acısı da Kerbela olayı iki rakip aile arasında cereyan eden “salt bir çıkar çatışması” olarak resmedilmektedir. ( Konuya ilişkin ayrıntıları tespitleri, bu çalışmayla birlikte hazırlanan “Kerbela’nın Karekodları” adlı kitapçıkta bulabilirsiniz) Bu dengesiz bakış açısı, zaten okumaya meyilsiz bir toplumda konunun objektif bir gözle anlaşılmasını zorlaştırmakta ve insanların ezici bir çoğunluğu, durumu tüm yönleriyle ele almak yerine ellerine ulaşan kaynağın bilgisiyle yetinerek sadece rivayet yoluyla bilgi sahibi olduklarını sanmakta; önlerine konulan tarihi gerçeklikleri de bu sanrı ile reddetmektedir. Bu reddiye nedeniyle de Hz Peygamber (sav) ve ehl-i beytine karşı atadan, dededen aşılanan aşk, şuurla buluşamamakta; beslenen muhabbet ise marifete erememektedir.

Herkesçe malum olduğu üzere, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi mahiyetindeki Veda Hutbesi’nde, Hz. Peygamber (sav); Arabın Arap olmayana bir üstünlüğünün olmadığını, bütün insanların aynı atadan geldiğini, üstünlüğün ancak ‘takva’da olabileceğini ilan ettikten sonra; müslümanları, kendisinden sonra bir daha cahiliye adetlerine dönerek birbirlerinin kanlarını akıtmamaları noktasında ikaz etmiştir. Ancak, vefatının üzerinden çok geçmeden altyapısını kabilecilik ve aşiret mantığının oluşturduğu iktidar mücadelesi; bir şekilde nüksederek maalesef İslam dünyasını teslim almış, Kerbela olayı gibi müessif hadiselerin yaşanmasına neden olmuştur.

Evet, henüz dört kişilik bir dünyada, yeryüzünde ilk kanın döküldüğü Habil ile Kabil olayından, Nemrud ve Hz İbrahim mücadelesine; Hz Musa ile Firavun mücadelesinden, Hz Peygamber ile Mekkeli müşriklerin mücadelesine kadar sayısını yüzlerce artırabileceğiniz hak ile batıl mücadelesinde toplumsal vicdanda kazanan taraf nettir; zira, hakkın ve haklılığın tecessüm ederek zirveleştiği isimler, hiç kuşku yok ki ilahi bir kudretle de desteklenmiştir.

Ancak ne acıdır ki; kimi rivayetlere göre yüz bin, kimi rivayetlere göre ise yüzyirmibeşbin insana hitap eden veda hutbesinden yaklaşık bir yıl sonra Rahman’a emanetini teslim eden Hz Peygamber(sav)’in cenazesinin üç gün boyunca bekletilmesi, cenaze namazının kimi kaynaklara göre sadece onyedi kişi ile kılınması; vefatının hemen akabinde Hz Ebubekir(r.a)’in halife olmasıyla inanmış gibi görünenlerin zekat olayını bahane ederek baş kaldırması ve İslam’ı terk etmeleri; Hz Ömer(r.a)’in şehadeti sonrası halifelik makamına oturan Hz Osman(r.a)’ın da ortaya atılan fitnelerle Kur’an mushafı başında şehid edilmesi; Hz Osman(ra.)’ın katillerinin bulunamaması bahane edilerek Hz Ali(r.a)’nin hilafeti sırasında iyice zirveye çıkan fitne ve bu fitne sonrası Hz Ali ile Muaviye arasındaki Sıffin savaşı;  Hz Hasan’ın bizzat eşi tarafından zehirlenerek şehadeti (bu konu birçok tarihi kaynakta belirsizliğini korusa da, olayın gidişatı Hz Hasan’ın katilleri hakkında yeterince ipucu vermektedir), Kerbela’da Hz Hüseyin ve beraberindeki insanların hunharca şehit edilmesi; doruklara çıkan Kurani ve Muhammedi hakikatlerin uğradığı dejenerasyonun özünde yatan mesajlar, bir çok eserde hep demogojik bir lafazanlıkla aktarılmış; ne çağın tablosu objektif olarak yansıtılmış ne de günümüze verdiği mesajlar net olarak anlaşılabilmiştir. Yüzlerce yazılı ve görsel kaynakta birleşen parçalarla ortaya çıkan bu tabloda, göze çarpan en önemli husus; ‘salt bir liderlik mücadelesi’ olarak resmedilmiş; iki taraf arasındaki hak mücadelesi hüviyeti göz ardı edilmiştir. Oysa ki, bu hüviyet içinde en acıklı, en yürek kanatan Kerbela olayı, iyi irdelendiğinde tüm bu serencamı isabetli bir şekilde analiz edebilmek; hem o dönemi anlamamızı sağlayacak hem de günümüzün zifiri karanlığına yeterince ışık tutacaktır.

Çünkü Kerbela’yı kavramadan günümüz İslam hezeyanını anlamak; asıl anlamı ‘barış’ olan İslam dinine mensup olduğunu iddia eden altmış üç İslam Ülkesindeki yaklaşık iki milyar insanın; uğradığı tahakkümü, zulmü, oluk oluk akan kanı, neredeyse her karışı barut kokan toprakları ve arşa yükselen ağıtları idrak edebilmek mümkün olmayacaktır. Yani; günümüz insanının Kerbela’yı anmaktan çok anlamaya ihtiyacı vardır.

 

Bu noktadan hareketle de ilk adım olarak Hz Peygamber’in elçisi olduğu İslam’ı; Arabistan’a getirdiği bir din olarak algılamak yerine, onun aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir hareket olduğu; yaptığı devrim ile eski düzenin yıkılarak; hak, hukuk, adalet ve eşitlik üzerine yeni bir sistemin inşası ve güç odaklarının değiştirilmesi olarak okunması gerektiği kanaatindeyim. Zira; gerek nüzul sırasına göre incelendiğinde Kur’an-ı Kerim’in ilk yirmi üç süre boyunca haykırdığı hakikatler ve hegemonya oluşturan sınıfa yönelttiği cehennem tehditleri; gerekse de Kur’an-ı Kerim’in kölelerin, düşkünlerin,yoksulların, ezilmişlerin, yetimlerin,kimsesizlerin kısacası "alttakilerin" sesi olarak ortaya çıkmış olması ve onların umudu olarak şaha kalkmış vicdani bir haykırış olması bu yolda önemli ipuçları vermekte ve bu işin algılatılmaya çalışıldığı anlamda bir ‘inanç’ meselesi değil bir ‘mülkiyet’ kavgası olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu kavganın tarafları olarak zengin ve egemen kesim Ümeyye Oğulları ile, yoksul ve mazlum kesime yakın duran Haşim Oğulları’nın yapısı irdelendiğinde de tablo zaten netleşmektedir.

İslam Dini ve Muhammedi öğretinin, özellikle Mekke’nin fethinden sonra Arabistan’da egemenliğini sağlaması, o ana kadar sürdürülen mücadelenin yön değiştirmesini sağlamış; bu kez mücadele, ‘devleti ele geçirme, baş olma’ mücadelesine dönüşmüş; Kerbela olayı ise, bu mücadelenin en acımasız ve en acı halkası olarak meydana gelmiştir.

Belirtmeden geçemeyeceğim başka bir husus da; konuya ilişkin yazılı ve görsel eserler incelendiğinde tarihe mal olan bu trajik olay ve olayın kahramanlarına giydirilen ‘insanüstü özellikler’in ortaya çıkardığı akıl tutulmasıdır. Taraftarlık zihniyeti ile muhabbet beslenen tarafa atfedilen insanüstü özelliklerle, salt menkıbe kültürü içinde rivayetsel olarak resmedilen bu hazin tablo; duygulara hükmedilme yoluyla akıl ve ferasetin üzeri örtülmüş; gerçeklerin anlaşılmasının önüne geçilmiştir. 

Olayın gerçekleştiği sahnenin öncesi ve sonrasında cereyan eden tüm olaylar, neşredilen eserlerin büyük çoğunluğunda bir tarafı tümüyle yerme, lanetleme, hakaret etme boyutunda ‘taraftar zihniyeti’ ile ele alınmış ve olayın sadece gerçekleşme anına odaklanılarak, o güne getiren sebepler irdelenmemiş; yapılan siyasi hatalar dile getirilmemiş, ortaya konulan dirayet tam olarak resmedilememiştir.

Bu eserin gayesi tabi ki bu çabaları eleştirme amaçlı değildir ancak; zaten okumayan bir toplumda varolan gerçekliklerin sunumu konusunda çaba gösterenlerin, ‘objektif’ bakış açısıyla toplumun vicdanına hitap konusundaki eksiklik ve aksaklıklar bu trajedinin algı boyutunu değiştirmiş ve yazık ki toplumun ötekileştirilmesi ve zıt kutupların oluşmasında da öncülük etmiştir. Zira bu olay, öncesi ve sonrasıyla objektif olarak incelendiğinde toplumu ayrıştırmak ve gruplara bölmek yerine, birleşme adına önemli bir temel taşı olmakta; günümüzün kargaşasına da önemli bir ışık tutmaktadır.

Bu makus olayı, salt bir trajedi olarak okumak yerine, kökeni Kur’an-ı Kerim’in belirttiği kıssalar ışığında çok eskilere dayanan “Mülk sadece Allah’ındır” ana teması çerçevesinde nübüvvet ve saltanat arasındaki mücadelenin en kanlı sahnelerinden biri olarak ele almak gerektiği kanaatindeyim. Meseleye bu açıdan yaklaşmak, dün yaşanan bu trajedinin bugün de farklı zaman ve mekanlarda, yeni kimlikleriyle aynen yaşandığı ve kimbilir belki de kıyamete kadar yaşanacağı gerçeğiyle bizi yüz yüze getirecektir.

Meselenin objektif olarak anlaşılabilmesi, Hz. Hüseyin ile ilgili kendiliğinden oluşan ve sonra da farklı argümanlarla bilinçli olarak inşa edilen algının geçirdiği tarihî süreç, olgunun kavranması açısından çok önemlidir. Hz. Hüseyin’in ve yakınlarının Kerbela’da maruz kaldıkları hazin son, sonraki dönemlerde Emevi ve hatta Abbasi iktidarlarına muhalif olanların bayraklaştırdıkları bir söylem olduğu için Hz. Hüseyin’in yaşadığı elli yedi yıllık hayatını yazık ki gölgede bırakmıştır. Böylece Hz. Hüseyin, bir mücadele ve eylem adamına, bir devrimciye dönüştürülen bir figür, hatta çoğu yerde bir ideoloji malzemesi haline getirilmiş; O’nun kıyam ettiği zulüm ve haksızlık kavramları gölgede kalmış, bu kavramların anlaşılmasının önüne geçilmiş; Kerbela üzerinden üretilen algı, bir değere, hatta çoğu coğrafyada ayrışma ve bölünmeye destek veren siyasi bir argümana dönüştürülmüştür. Kısaca diyebiliriz ki, “Kerbela günceldir; zira hâlâ işe yaramaktadır.”

Dinsel bir argüman olarak kullanılan bu trajedinin günümüzdeki yansımasında; kimin hangi safta yer alması gerektiğinin seçilmesi önem arz ettiğinden, günümüz insanı yaşanan bu trajediyi, yaşamına monte ederek kıyamete kadar sürecek hak ile batıl savaşı arasındaki safını belirlemek; ya Hüseyin ya da Yezid olmak arasındaki seçimini yapmak zorundadır. “Ne Hüseyin olurum ne Yezid” anlayışı ise; Kur’an-ı Mübin’de anılan helak edilen kavimler arasındaki ‘iyi’lerin, pasif iyilikten aktif iyiliğe geçemedikleri için yok edildikleri gerçeği ile bizi karşı karşıya getirecektir.

Sözün kısası Kerbela’nın bütün resmine bakıldığı vakit, göze çarpan hırsın günahkar okları, mülk sevdasının sürüklediği esfeliyet çukuru; baş olma, taraftarlık hastalığının Peygamber emanetine bile ihanet etmenin kapısını araladığını bariz bir şekilde okumak ve bu okumaları günümüzdeki Kerbela’lara uyarlamak mümkündür.

Yani; haksızlığa, zulme, sınıflar arası adaletsizliğe, hizbe, ayrışmaya ve en önemlisi de Nebevi emanete ihanet edilmesine karşı yapılan kıyamın tablosu olarak ele alınması gereken bu hazin ve elem verici olayı; susuzluğun kıyametine kan kusanların gölgesinden, kundaktaki bebelerin minicik bağrına saplanan hırsın günahkar oklarından, koca bir çölü hatmeden kutsal hıçkırıkların bedeninden, aklının kuyularında vicdanının aynasını unutanların simasından, çölün kumlarını hıçkırıklarının duvağına alarak şehitlerinin bedenine süren zemzem bakışlı annelerimizin gözünden, susuzluğun ölüme bağdaş kurduğu gün olarak okumak lazımdır.

İlk iki cildinde Muaviye bin Süfyan’ın vefatı sonrası halifelik ilamıyla başa geçen Yezid bin Muaviye’nin tahakkümü sonrası ilkin Medine’den, akabinde ise uğradığı suikast sonucu artık huzuru kalmadığı için Kufe’lilerin yazmış oldukları mektuplar ve gönderdikleri elçilere -yazık ki güvenerek- Mekke’den hicret eden Hz Hüseyin’in, Medine döneminden Kufe yolculuğuna kadar olan kısmının Kerbela yakınlarında etraflarının askerlerle çevrilmesine kadar olan kısmını konu edindiğimiz Kerbela hadisesinin bu cildine de “susuzluğun feryadı” diyerek Kerbela’ya varış ve makus olay gerçekleşene kadar olan süreci bir roman edası içinde işlemeye çalışacağım.

 

Yaklaşık dört yıl süren; uykularımı bölen, hüzünlendiren, ağlatan, kanatan bu müessif konunun iyice idrak edilebilmesi amacıyla bir roman edası içinde resmetmeye çalıştığım bu dört ciltlik çalışma; aslında Nübüvvet çizgisini temsil eden “Hüseyni çizgi” ile saltanat fikrini temsil eden “Yezidi çizgi” nin ana hatlarını belirlemek amacıyla, o günün şartlarında yaşanan bu makus olayı, günümüzün penceresinden izlemeyi amaç edindi. Bu nedenle de Kerbelâ ile ilgili önemli bir birikim içerdiğine inandığım bu eserin; bir boşluğu doldurması ve konuyla ilgili yeni çalışmalara vesile olması beni ziyadesiyle mutlu edecektir. 

İnsani, vicdani, Kurani ve Muhammedi hakikatleri en yüksek perdeden haykırma çabası içinde olduğum bu çalışmanın beraberinde getirdiği beşeri eksiklik, aksaklık ve yanlışlıklar ise affınıza ve anlayışınıza muhtaçtır.

Gayret bizden, tevfik ise Yüceler Yücesi Rabbimizdendir.