İlk cildi ile Hz Hüseyin’in, başlayan müessif olaylar neticesinde Muaviye oğlu Yezid’e biat etmediği için, dede vatanı Medine’den baba vatanı “emin belde” Mekke’ye hicretini ve bu hicreti sonrası meydana gelen olaylar zincirini resmetmeye çalıştığım Kerb-ü-Bela isimli çalışmamızın bu ikinci cildinde de; ilk ciltte olduğu gibi yine bir roman edası içinde yaşadığı makus olaylar neticesinde artık can güvenliğinin kalmadığına emin olan, bu enaniyete eklenen Kufe’lilerin mektuplarına binaen oraya yolladığı amcaoğlu Müslim’in yazdığı mektuplara güvenerek aile efradıyla birlikte Kufe’ye doğru hicret kararı alan Hz Hüseyin ve diğer evlad-ı Resül’ün trajik sonunu hazırlayan Kerbela hadisesine gidişin şifrelerini çözmeye çalışacağım.

İlk cildin önsözünde de def’aten dile getirdiğim gibi; Kerbela gibi yüzyıllardır kanayan bir yaranın vermiş olduğu çağlar üstü mesajı algılayıp günümüze getirebilmemiz ve onun mesajı üzerinden günümüz olaylarını yordamlayabilmemiz için ona götüren olaylar zincirinin objektif bir bakış açısıyla irdelenmesi gereklidir.

Bu inceleme, farklı görüş ve ideolojiyi benimseyen yerli ve yabancı kaynakların araştırılması ile somutlaştığında; toplumun hemen her ferdinin salt rivayet kültürü ile “bilgi sahibiyim” sandığı bu olaylar silsilesinin; aslında anlaşılamadığından, anlaşıldığı noktalarda kanıksanmış bilgilere ters düştüğünden ve yazık ki kimi kesimlerce de -bilinçli bir şekilde- bir çok bilginin üstünün örtülmesinden kaynaklı günümüze verdiği mesajlar algılanamamakta ve günümüzde de Kerbela’lar yaşanmaya devam etmektedir.

Oysa ki “Tarihin en uzun matemi” olarak nitelendirilebilecek bu trajedinin perde arkası akl-ı selim bir şekilde irdelendiğinde kıyamete kadar vereceği mesajların evrenselliğine ulaşmak aslında çok da zor değil.

Özellikle bu ciltte; çamurdan yaratılmışın nasıl çamurlaşabildiğini, insanlık vasıflarından sırf geçici dünya hazları uğruna nasıl uzaklaşabildiğini, dünya putları uğruna kutsalların nasıl ters düz edilebildiğini, aslında birer ‘emanet’ olarak verilen tüm ninetleri hibe olarak görerek kendi özüne nasıl ihanet ettiğini, günde beş vakit dil ile ikrar ettiği Alemlere rahmet olana ve ehline okuduğu ‘salavat’ın gırtlaktan aşağı inmediğini akıllara durgunluk verircesine okuyacağız.

 

Ayrıca bu ciltte özellikle ihanete uğradıktan sonra ailesiyle birlikte geri dönmek isteyen Hz Hüseyin (r.a) ve ailesine izin verilmemesiyle, “siyaset” kavramının beraberinde getirdiği “idarecilik” olgusuna eklenen hırs ve kibir kavramlarının, insanı nasıl özündeki melekelerden uzaklaştırdığını harf harf kelime kelime nakşetmeye çalışacağım.

İslam tarihine bakıldığında Hz Osman (r.a) ’ın şehadeti ile başlayan olaylar zincirine bakıldığında; Kur’an-ı Kerim’in nüzul sırasına göre ilk yirmi üç sürede ortaya koyduğu “zulme kıyam, mazluma destek” emrinin yanısıra, alttakilerin üsttekilerle eşitlenmesi çizgisinden sapıldığı görülmektedir ki; bu Hz Osman’ın hilafetinde yazık ki doruğa çıkmış, toplumun “elit” olarak addedilen üst tabakası ile “avam” olarak tabir edilen alt kesimi arasındaki gelir uçurumu, nerdeyse cahiliyye dönemiyle eşitlenir hale gelmiştir.

Olayın günümüzdeki yansımasına bakıldığında ise; Kur’an boyunca anlatılagelen kıssalar içinde helak edilen kavim mensuplarının pasif iyilikten aktif iyiliğe geçememesi nedeniyle acı bir sonla karşılaştığı gerçeği; Kerbela sürecinde “ihanet” olarak öne çıkmakta ve aynı aileye mensup Hz Peygamber(sav) ’in amcaoğlu ve damadı olan Hz Ali(r.a) , torunları Hz Hasan(r.a) ve Hz Hüseyin(r.a)’in aynı bölge insanı tarafından ardı ardına üç kez yüzüstü bırakılması bugün aynı topraklarda bu acı olayın yıldönümünde bir pişmanlık iç güdüsüyle yapılan anma törenlerini benim gözümde anlamsız kılmaktadır.

Bizzat yazdıkları mektuplarla davet ettiği bir misafiri, kendi evinde katledebilecek kadar insanlık ve vicdandan zerrece nasiplenmemiş olanların, yazık ki gerek olay sonrası döktükleri gözyaşları, gerekse de yüzyıllardır süregelen pişmanlığı bu trajediyi salt bir “ağıtsal argüman” olarak görmenin alt yapısını hazırlamıştır.

Ancak bu yaşanmışlığın sebep olduğu acının, toplumu birleştirmek yerine ayrıştırması, hatta kimi coğrafyalarda düşmanlığa itmesi ve bu düşmanlığın sonucu olarak da ortak payda olarak addedilen kutsallara saldırı gerekçesi olarak görülmesi, zaten bu olaydan yeterince ders çıkarılmadığının en bariz göstergesidir.

Yaşandığı tarih itibariyle inanmış insan sayısının coğrafyasal olarak azımsanmayacak bir rakama ulaştığı olay tarihinde ortalama altı/yedi aylık bir zamana tekabül eden başlangıç ve sonuç ilişkisinde Hz Hüseyin (r.a) ve diğer Resül evlatlarının mevcut sayısal çoğunluğa rağmen yalnız bırakılması da başlı başına bir araştırma konusudur.

Olaylar zinciri müşahade edildiğinde denebilir ki, Kerbela sürecinde bizzat mektupları ile evlerine davet ederek, daha sonra karşısına canına kast eden Kûfe’liler elbette suçludur ama onların dışında bu süreçte Hakk’a değil güce tapan, mazlumun yanında değil zalimin yanında yer alan ve bu kıyama sadece seyirci kalan insanların da aynı vebal altında olduğu düşüncesi bende ağır basmaktadır. Bu konudaki tespitimin asla sahabeye dil uzatmak olmadığı gayet aşikar olmasına rağmen, bu şekilde düşünebilecek okuyucu ve takipçilerime hatırlatacağım en önemli husus onların da “beşer” olduğu; hata, kusur ve yanlışlardan sadece Rabbimizin “münezzeh” olduğu hakikatidir.

İman iddiasında bulunan, Hz Peygamber’e sevgi beslediğini söyleyenler, bu trajedi içinde iddia ve sevgilerinin emaresi olarak Hz. Hüseyin (r.a)’den taraf olsalar ya da en azından bu konudaki tavırlarını belli ederek bu kıyam adına küçük birliklerle de olsa destek olsalardı, bu trajedi -belki de- hiç yaşanmayacak ve yüzyıllardır kanayan bu yara, çağlar ötesinden bizim de canımızı yakmayacak, yüreğimizi acıtmayacak, sol yanımızı hüzne bulamayacak ve Hüseyin’in adını her anışımızda başımız öne düşmeyecek, ferasetimizi derin bir sükunet kaplamayacaktı.

Bu ciltte dikkatleri çekmek istediğim başka bir nokta; Yezid’in halifelik ilamından sonra başa gelen veya getirilen valilerin ortaya koydukları kimliklerdir.

Hepsinin ortak paydası olan iman iddiasına rağmen, günde beş kez esenlik okuyarak dua ettikleri Hz Peygamber(sav) ve ehl-i beytine; bu sözlerine davranışlarıyla ihanet etmiş olmalarında mal, mülk, makam hırsı ve geçici dünya sevgisinin örttüğü vicdanlarıyla öne çıkan bu valiler; bir çok tarih kitabında “suçsuz” olarak addedilse de, olayların gelişim sürecinde her biri kendi sahnesinin başrol oyuncusudur.

Zamanın Medine Valisi Velid’ten, Hz Hüseyin (r.a)’in Mekke’ye gelişinde görev yapan Vali Yahya’ya, onun ortadan kaybolmasından sonra atanan Amr’a, Kûfe Valisi Numan’a, onun yerine atanan Vali Ubeydullah’a ve Hz Osman’ın Halifeliği ile yıldızı parlayan Mervan’a kadar, hepsinde de ortak hırs ve meyil makama olan düşkünlüktür.

İşte bu noktadan bakıldığında; gerek toplum bazında, gerek bu valilerin şahsında ve gerekse de Hz Hüseyin (r.a) ve evlatlarına ihanet noktasında yezitleşmenin Yezit’in emir ve baskılarından daha ön planda olduğu kesindir.

Ama özellikle sırf sahip olduğu makamı kaybetmemek adına Hz Hüseyin’in tüm geri dönüş taleplerine rağmen sırf Yezid’e yaranmak adına “ya itaat ya ölüm” düşüncesiyle daha üst makamlara çıkmak adına canavarlaşan, Kûfe Valisi Ubeydullah’ın ortaya koyduğu kimliği, bugün de İslam coğrafyalarında canlı olarak görmek yazık ki mümkündür.

İslam Tarihi içerisinde önemli bir yer teşkil ederek dinsel boyutta da bugünkü din olarak addedilen değerlerin dejenere edilmesinde önemli bir rol oynayan Kerbela olayı ve sonrasındaki süreç; İslam iddiasında olan her müslüman tarafından araştırılmalı ve toplumdaki ayrışmanın temellerini atan bu makus dramın “başlangıç- sonuç” ilişkisinde bugünkü hasarı tespit edilmelidir.

Kerbelâ ile ilgili önemli bir birikim içerdiğine inandığım bu eserin; bir boşluğu doldurması ve konuyla ilgili yeni çalışmalara vesile olması, beni ziyadesiyle mutlu edecektir.  

Eserin okuyan tüm fertlerde sorgulama, yüzleşme ve vicdani melekelerin akıl öncülüğünde harekete geçirilmesinde bir vesile olmasını temenni ediyorum. İnsani, vicdani, Kurani ve Muhammedi hakikatleri en yüksek perdeden haykırma çabası içinde olduğum bu çalışmanın, beraberinde getirdiği beşeri eksiklik, aksaklık ve yanlışlıklar ise affınıza ve anlayışınıza muhtaçtır.

Gayret bizden, tevfik ise Yüceler Yücesi Rabbimizdendir.

Hakikate ulaşabilme umut ve duasıyla…